Gökyüzüne bakıp “Ben de uçacağım” diyen bir adam düşün. Takvimler 17. yüzyılı gösteriyor. İstanbul’un siluetinde minareler var, Galata Kulesi dimdik ayakta. Ve bir isim, hafızalara kazınmış: Hezârfen Ahmed Çelebi.**
Ama önce şu kelimenin kendisine bakalım: Hezârfen ne demek?
“Hezâr” Farsça kökenli bir kelime, “bin” anlamına geliyor. “Fen” ise ilim, bilim, teknik bilgi demek. İkisini birleştirince ortaya “bin fen sahibi”, yani pek çok alanda bilgi ve beceri sahibi kişi anlamı çıkıyor. Modern dille konuşursak: disiplinler arası düşünebilen, hem teoriyi hem pratiği bilen, meraklı, araştırmacı, üretken bir zihin.
Bugünün dünyasında buna “polymath” derdik. Rönesans insanı. Çok yönlü akıl.
Osmanlı kültüründe “hezârfen” sıfatı öyle herkese verilmezdi. Bu bir lakaptı, bir onur nişanıydı. Tıpkı “Çelebi” gibi kültürel bir paye taşırdı. Yani sadece uçtuğu için değil, farklı alanlardaki bilgisi ve deneyleri nedeniyle Ahmed Çelebi’ye bu unvan verilmiştir.
Peki bu fikir nereden geliyor?
Uçma Hikâyesi ve Bir Lakabın Doğuşu







